ECZACILIK MEVZUAT DEĞİŞİKLİĞİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİMİZ.

İbrahim ANKARA- Eczacı/Hukukçu,
Konuya ilişkin görüş ve önerileriniz için: [email protected]
ECZACILIK MEVZUAT DEĞİŞİKLİĞİ TASLAĞINA DAİR GÖRÜŞLERİM
Son günlerde kamuoyuna düşen ve iddia edilen Sağlıkla İlgili Bazı Kanunlarda ve 663 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Düzenleme Taslağı üzerine değerlendirmelerimizi içerir rapor hazırlama gerekliliği hasıl olmuştur. Zira söz konusu taslak ile ilgili resmi bir açıklama yapılmamış olup eczacılık camiasında gündeme gelen taslak metinler üzerinden değerlendirmeler yapılacaktır.
Öncelikle belirtmek isterim ki eczacılık mevzuatına ilişkin değerlendirmelerde eczacılar ile hukukçuların aynı düzenlemelere farklı perspektiflerden yaklaşması doğal bir durumdur. Eczacılar uygulama ve saha gerçekliğini esas alırken, hukukçular meri mevzuat ve hukuki ilkeler çerçevesinde değerlendirme yapmaktadır. Bu nedenle sağlıklı bir düzenleme için her iki yaklaşımın dengeli şekilde dikkate alınması gerekmektedir.
Eczacılık hizmeti, yalnızca ticari bir faaliyet olmayıp, doğrudan kamu sağlığını ilgilendiren, süreklilik ve güven esasına dayalı bir sağlık hizmetidir. Bu yönüyle eczaneler; ilaç temini, hasta danışmanlığı ve tedavi süreçlerinin güvenli yürütülmesinde birinci basamak sağlık hizmet sunucuları arasında kritik bir konumda yer almaktadır.
6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’da yapılması öngörülen değişiklikler, eczacılık hizmetinin sunum biçimini, örgütlenmesini ve ekonomik yapısını doğrudan etkileyen kapsamlı düzenlemeler içermektedir. Özellikle;
•eczacı–eczacı ortaklığı modelinin getirilmesi,
•nüfus kriterlerinin değiştirilmesi,
•eczane açma hakkının kura usulüne bağlanması,
•belirli yaş üzeri eczacılar bakımından mesul müdür zorunluluğu getirilmesi,
•eczanelerin kapalı tutulmasına ilişkin süre sınırlaması,
•ilaçların internet üzerinden satışına imkân tanınması
gibi düzenlemeler, eczacılık mesleğinin yapısal dönüşümüne işaret etmektedir.
İddiaya konu değişikliklerin bir kısmı, hizmete erişimin artırılması, mesleki yükün dengelenmesi ve sistemin güncel ihtiyaçlara uyum sağlaması bakımından önemli fırsatlar sunmakla birlikte; bir kısmı ise hukukun temel ilkeler, etik değerler ve mesleki sürdürülebilirlik açısında dikkatle değerlendirilmesi gereken riskler barındırmaktadır.
Özellikle eczacılık hizmetinin planlı bir sağlık hizmeti olduğu gerçeği dikkate alındığında, yapılacak düzenlemelerin yalnızca kısa vadeli faydalar üzerinden değil; orta ve uzun vadede sistemin sürdürülebilirliği, hizmet kalitesi ve kamu yararı üzerindeki etkileri bakımından da ele alınması zorunludur. Zira önceki yıllarda düzenlenen yardımcı/ikinci eczacılık kurallarının orta ve uzun vadede mali ve sosyolojik bir krize dönüştüğü unutulmamalıdır.
Bu kapsamda işbu raporda;
•ilgili düzenlemelerin muhtemel faydaları ve riskleri,
•hukuki çerçevede doğurabileceği sonuçlar,
•uygulamaya yansıması muhtemel sorun alanları,
•idareye getirebileceği yükler
bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmiş; ayrıca kamu sağlığının korunması ve eczacılık hizmetinin sürdürülebilirliği bakımından gerekli görülen önerilere yer verilmiştir.
1-TAKVİYE EDİCİ GIDA KOMİSYONU KURULMASINA İLİŞKİN HÜKÜMLER
İddia edilen düzenlemenin gerekçesinde; takviye edici gıdaların üretim, satış, tanıtım, ithalat, ihracat, kontrol ve denetimine ilişkin süreçlerde etkinliğin artırılmasının amaçlandığı ifade edilmektedir. Bu doğrultuda, piyasaya arz edilecek takviye edici gıdaların “etken maddelerinin ve miktarının halk sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi” amacıyla bir komisyon kurulması öngörülmektedir.
Düzenleme kapsamında, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı temsilcilerinden oluşacak “Takviye Edici Gıda Değerlendirme ve Belirleme Komisyonu” ihdas edilmektedir.
Anılan Komisyonun temel görevleri;
•Takviye edici gıdaların etken maddelerinin ve miktarlarının halk sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi,
•İlgili ürün bakımından onay vermeye yetkili idarenin (Bakanlığın) belirlenmesi,
şeklinde düzenlenmiştir.
Komisyonun iki Bakanlık tarafından eşit temsil esasına göre oluşturulacak olması ve çalışma usul ve esaslarının müşterek yönetmelikle belirlenecek olması dikkat çekici bir diğer husustur.
Olumlu Yanlar:
Takviye edici gıdalara ilişkin olarak müşterek bir değerlendirme mekanizmasının öngörülmesi, idari koordinasyonun sağlanması bakımından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede;
•Kurumlar arası koordinasyonun artırılması,
•Halk sağlığı açısından riskli ürünlerin piyasaya arz edilmeden önce değerlendirilmesi,
mümkün hale gelebilecektir.
İki bakanlığın bilimsel verileri paylaşması, ürünlerin "ilaç" ile "gıda" arasındaki sınır hattında daha isabetli sınıflandırma yapılmasını sağlayacaktır.
Özellikle Sağlık Bakanlığı’nın sürece aktif şekilde dahil olması ve risk analizine dayalı bir değerlendirme mekanizmasının öngörülmesi, kamu sağlığının korunması bakımından ilkesel olarak yerinde bir yaklaşım olarak görülmektedir.
Sağlık Bakanlığı uhdesinde değerlendirilen ürünlerin yalnızca eczaneler aracılığıyla satışına yönelik açık bir alt düzenleme yapılması halinde, bu yaklaşımın eczane ekonomilerine doğrudan ve olumlu katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir. Nitekim “Sağlık Bakanlığı onaylı takviye edici gıdaların münhasıran eczanelerde satılması”, tüketici nezdinde güvenilirlik algısını artıracak; bu kapsama girmeyen ürünlere yönelik talebin azalmasına neden olabilecektir. Bu çerçevede söz konusu düzenleme, eczanelerin pazardaki konumunu güçlendirecek ve pazar paylarını artırabilecek bir etki doğurabilecektir.
Çekinceler:
Bununla birlikte, söz konusu düzenleme çeşitli hukuki ve uygulamaya ilişkin tereddütleri de beraberinde getirmektedir:
Yeterlilik
Komisyonun görevleri arasında yer alan “etken maddelerin ve miktarlarının halk sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi”, doğrudan tıbbi ve farmakolojik bilgi birikimi gerektiren bir faaliyet niteliğindedir.
Bu bağlamda, Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcilerinin, insan sağlığına etkilerin değerlendirilmesi bakımından gerekli bilimsel ve mesleki uzmanlığa sahip olup olmayacağı hususu belirsizdir.
Danıştay 10. Dairesi'nin kararlarında vurgulandığı üzere; uzmanlık gerektiren alanlarda kurulan komisyonların kararları "tıbbi ve bilimsel dayanaklara" dayanmalı ve bu dayanaklar yargısal denetime elverişli şekilde dosyaya sunulmalıdır. Taslakta komisyonun çalışma usullerinin alt düzenlemelere bırakılması, "hukuki belirlilik" ilkesi açısından risk teşkil etmektedir. Bu durum, değerlendirme sürecinde bilimsel standardın farklılaşmasına ve kararların objektifliğinin tartışmalı hale gelmesine yol açabilecektir.
Yine Anayasa Mahkemesi'nin 2018/43 sayılı iptal kararı uyarınca, komisyonun hatalı onay veya gecikmiş ihtiyati tedbir işlemlerinden doğan zararlardan idarenin sorumluluğu tamdır. Bilimsel belirsizlik durumunda alınan kararların rasyonel verilere dayanmaması, yüksek tazminat risklerini beraberinde getirecektir. Bu sebeple komisyonda yapılacak ürün ayrımının gerekçelendirme metotları da en az ayrım kadar önemlidir.
Yetki ve Görev Alanlarının Belirsizliği
Düzenleme ile, takviye edici gıdaların hangi Bakanlık tarafından değerlendirileceği hususunun Komisyon kararına bırakılması, idari yetki sınırlarının muğlaklaşmasına neden olmaktadır.
Özellikle;
•“tedavi ve risk odaklı yaklaşım” ile
•“gıda ve ticaret odaklı yaklaşım”
arasındaki ayrımın hangi bilimsel ve objektif kriterlere göre yapılacağının alt düzenlemelere bırakılması, uygulamada farklı yorumlara ve idari uyuşmazlıklara yol açabilecektir. Bu durum, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından sakınca doğurmaktadır. Komisyonun "onay makamını belirleme" görevi, idari hiyerarşide belirsizlik yaratabilir.
Eczacılık Mesleğinin Faaliyet Alanının Daralması
Taslağa yönelik en temel çekince, eczacılık mesleğinin faaliyet alanının daralması ve eczacıların danışmanlık rolünün erozyona uğramasıdır. 6197 sayılı Kanun md. 1, eczacılığı "ilaç kullanımına bağlı sorunlar hakkında hastaların bilgilendirilmesi" faaliyetini yürüten bir "sağlık hizmeti" olarak tanımlar. Takviye edici gıdaların gıda statüsünün pekiştirilerek eczane dışı kanallara (market, internet) kaydırılması, bu kamusal denetim zırhını zayıflatmaktadır. Zira mevcut durumunda takviye edici gıdaların eczane dışında satılması hukuki olup meşruluğu tartışma konusudur. Çünkü takviye edici gıdaların tamamının Sağlık Bakanlığı otoritesi altına alınması ve sadece eczanelerde satılması arzu edilen beklentidir.
Söz konusu düzenleme ile;
•ürünlerin bir kısmının gıda mevzuatı kapsamında değerlendirilmesi,
•eczane dışı satış kanallarının genişlemesi ihtimali,
eczacıların danışmanlık rolünü zayıflatabilecek niteliktedir.
Özellikle, Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanan ürünlerin yalnızca eczaneler aracılığıyla mı satılacağı hususunun açıkça düzenlenmemiş olması, önemli bir boşluk yaratmaktadır.
Diğer taraftan, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından onaylanacak ürünlerin “daha düşük riskli” kabul edilerek internet ve perakende satış kanallarına açılması, bu ürünlerin kontrolsüz tüketimine ve eczacı danışmanlığının devre dışı kalmasına yol açabilecektir. Komisyon kararıyla Tarım ve Orman Bakanlığı uhdesine bırakılan ürünlerin, eczane dışı satışına ilişkin meşruiyet algısının artması, bu ürünlerin kontrolsüz tüketimini teşvik edebilecek bir sonuç doğurabilecektir.
Ayrıca bu durum, fiilen eczacıyı sağlık hizmet sunucusu konumundan uzaklaştırarak ikincil bir aktör haline getirme riski taşımaktadır.
Denetim ve Yaptırımda Çok Başlılık
Düzenleme kapsamında denetim ve yaptırım yetkisinin farklı idari otoriteler arasında paylaştırılması, uygulamada farklılıklar doğurabilecektir.
Bu çerçevede;
•aynı nitelikteki fiillere farklı idari yaptırımlar uygulanması,
•idari uygulamalarda yeknesaklığın sağlanamaması,
gibi riskler ortaya çıkabilecektir.
Bu durum, eşitlik ilkesi ve kamu nezdinde “adalet algısı” bakımından sakınca doğurabilecektir.
Sonuç ve Önerilerimiz:
İddia edilen mevzuat değişikliğinin yaratacağı hukuki boşlukların önlenmesi ve uygulayıcılar için güvenli bir yol haritası oluşturulması adına taslak metnin aşağıdaki hususlar çerçevesinde revize edilmesi hukuki güvenliği artıracaktır:
1.Komisyon kararlarının 1219 sayılı Kanun ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü ile uyumlu hale getirilmesi, tıbbi değerlendirme yetkisinin sağlık otoritesi lehine güçlendirilmesi,
2.Eczacıların "sağlık danışmanlığı" rolünün, ürünlerin sunum aşamasında yasal bir zorunluluk olarak korunması ve eczacıların münhasır yetki alanlarına yönelik hukuki güvencelerin taslağa eklenmesi, (örneğin: Sağlık Bakanlığı yetkisinde olan ürünlerin sadece eczanede satılacak olması)
3.Onay süreçlerinde, Yüksek Yargı kriterlerine uygun olarak "hekim ve eczacı ağırlıklı" alt komisyonların kurulması,
4.Komisyonun çalışma usul ve esaslarının, hukuki öngörülebilirlik ilkesi gereği Resmi Gazete'de yayımlanacak detaylı alt düzenlemelerle (yönetmelik) netleştirilmesi ve idari yaptırımların çok başlı hale gelmesinin engellenmesi gerekmektedir.
2-ECZACI-ECZACI ORTAKLIĞI İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
Eczacı-eczacı ortaklığı modeli, mevcut 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un "serbest eczaneler, eczacılık yapma hakkını haiz bir eczacının sahip ve mesul müdürlüğünde açılır" şeklindeki klasik tekil yapısından kolektif bir işletme yapısına geçişi öngörmektedir. Yargı kararları, mevcut sistemde eczane sahipliği ve mesul müdürlük sıfatlarının istisnalar hariç tek bir kişide birleşmesini esas almaktadır. Ancak, yüksek cirolu eczanelerde ikinci eczacı ve yeni mezunlar için yardımcı eczacı çalıştırma zorunluluğu getiren düzenlemeler, tekil yapıdan birden fazla eczacının bir arada çalıştığı modellere geçişin mevzuat altyapısını ve kamu yararı odaklı yaklaşımını desteklemektedir.
Eczaneler ticari nitelikli işletmeler olmakla birlikte, aynı zamanda kamu sağlığının korunmasına yönelik sağlık hizmeti sunan kuruluşlardır. Bu çift yönlü karakter, ortaklık modelinin hem Türk Ticaret Kanunu (TTK) hem de sağlık mevzuatı ile uyumlu olmasını zorunlu kılmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, eczacıların TTK uyarınca "tacir" sıfatına sahip olduğunu ve eczanelerin ticari işletme niteliği taşıdığını teyit etmiştir. (Yargıtay HGK, 31.05.2023, E.2022/666, K.2023/546 ).
İddia edilen düzenleme ile getirilen ortaklık modeli, eczane işletmesinde birden fazla eczacının aktif rol üstlenmesini mümkün kılmakta; böylelikle klasik tek eczacı modelinden daha kolektif bir işletme yapısına geçiş öngörülmektedir.
Meslek icrasına yönelik ortaklık yapıları ilk kez karşımıza çıkan bir durum değildir. En yakın örneğimiz avukat ortaklığıdır. Zira Her iki meslek de; kamu hizmeti niteliği taşıması, mesleki bağımsızlığın ve kişisel sorumluluğun ön planda olması, ticari faaliyet olmakla birlikte klasik ticaret faaliyetinden ayrılması sebebiyle kıyas kabul edebilecektir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu kapsamında düzenlenen avukat ortaklığında sıkı sözleşme ve disiplin rejimleri olup mesleki sorumluluk bireysel olarak korunur. Söz gelimi ortaklık yapısında her avukat kendi işi ile sorumludur. Fakat eczacı ortaklığında mesul müdür tüm eczaneden sorumlu olacaktır. Eczacı ortaklığının avukat ortaklığından ayrılan en önemli yanı ise hatanın insan sağlığı/hayatı riskidir. Bu sebeple eczacı ortaklığı rejimine daha hassasiyetle yaklaşılması gerekmektedir. Avukat ortaklığında sorumluluk ve çıkış rejimleri net olup eczacı ortaklığında da bu hususların açıkça belirlenmesi gerekmektedir.
Olumlu Yanlar:
Eczacı–eczacı ortaklığı modelinin; eczacıların mesai yükünü azaltarak mesleki tükenmişliği önleyebileceği; nöbet, izin ve yoğunluk süreçlerinin daha dengeli yürütülmesini sağlayabileceği; malpraktis riskini azaltabileceği; klinik yeterliliği güçlü eczacılar ile ticari ve organizasyonel kabiliyeti yüksek eczacıların birlikte çalışması suretiyle hizmet kalitesini artırabileceği; eczanelerin birinci basamak sağlık hizmeti içindeki etkinliğini güçlendirebileceği; artan eczane açma maliyetleri karşısında özellikle yeni mezun eczacılar bakımından sisteme giriş imkânını kolaylaştırabileceği değerlendirilmektedir.
Kamu yararı açısından ise birden fazla eczacının kolektif çalışması, eczacı başına düşen hasta yükünü azaltmakta ve hastaların eczacılık hizmetlerinden daha etkili yararlanmasını sağlamaktadır (Anayasa Mahkemesi, 31.05.2017, E.2016/154, K.2017/106 ). Farklı uzmanlıkların birleşmesi tıbbi hata riskini minimize edebilir.
Bu yönüyle düzenleme, orta ve uzun vadede mesleki yeterlilik ve statü kazanımı açısından olumlu sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.
Çekinceler:
Bununla birlikte, söz konusu ortaklık modelinin birtakım ciddi hukuki ve pratik riskler barındırdığı açıktır. Ortaklık yapısında; günlük işletme kararları, ilaç temini ve stok yönetimi gibi hususlarda ortaklar arasında görüş ayrılıklarının ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, özellikle eşit ortaklık yapılarında karar alma süreçlerinin kilitlenmesine ve eczane hizmetinin aksamasına yol açabilecektir.
Eczacılık mevzuatında mesul müdürlük kurumu, bireysel ve doğrudan sorumluluğa dayanmaktadır. Ortaklık modelinde ise birden fazla eczacının aynı eczanede aktif rol üstlenmesi, fiilen sorumluluğun paylaşılması sonucunu doğurmakta; bu durum ise hukuki sorumluluğun sınırlarının belirsizleşmesine neden olabilecektir. Mesul müdürlük sıfatının birden fazla eczacı tarafından fiilen yürütülmesi halinde; idari yaptırımların muhatabının kim olacağı, kusurun hangi ortağa izafe edileceği hususlarında uygulamada ciddi tereddütler doğması kaçınılmazdır. Uygulama pratiği açısından ifade etmeliyim ki idare tarafından verilecek en ufak idari para cezası, ortaklık yapısında duygusal kırılmalara yol açacaktır. Mevcut mevzuatta mesul müdürlük sorumluluğunun tekil doğası, ortaklık yapısında yönetim uyuşmazlıkları ve idari yaptırımların muhatabı konusunda belirsizlik yaratmaktadır. Bu durum, özellikle ruhsat askıya alma gibi ağır yaptırımların uygulanmasında hukuki güvenlik ilkesini zedeleyebilir. Eczacılar, çalışanlarının (kalfa vb.) hatalarından ve protokol ihlallerinden müteselsilen sorumludur. Ortaklık yapısında, bir ortağın veya çalışanın fiili nedeniyle tüm ortaklığın SGK sözleşmesinin feshi veya yüksek cezai şartlarla (reçete bedelinin 10 katı gibi) karşılaşması riski bulunmaktadır.
Ortaklık yapısının nasıl kurulacağı, ortaklar arasındaki hak ve yükümlülüklerin ne şekilde belirleneceği ve işletmenin nasıl yönetileceği hususlarının alt düzenlemelere bırakılması önemli bir eksikliktir. Oysa Türk hukukunda; limited ve anonim şirketler başta olmak üzere ticari ortaklıkların kuruluşu, yönetimi ve sona ermesine ilişkin temel esaslar doğrudan kanunla düzenlenmektedir. Bu yaklaşımın temel nedeni, ortaklık ilişkilerinin doğası gereği yüksek ihtilaf potansiyeli taşımasıdır. Bu bağlamda eczacı ortaklığı gibi hem ticari hem de kamu sağlığını ilgilendiren bir yapının temel esaslarının alt düzenlemelere bırakılması hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Örneğin; avukatlık mesleğinde ortaklık yapısı, 1136 sayılı Kanun kapsamında ayrıntılı şekilde düzenlenmiş; mesleki sorumluluk, ortaklık ilişkisi ve disiplin rejimi açık kurallara bağlanmıştır. Buna karşılık, eczacı–eczacı ortaklığı modelinin benzer düzeyde ayrıntılı ve bağlayıcı hükümlerle düzenlenmemiş olması, uygulamada ciddi hukuki belirsizlikler doğurma potansiyeli taşımaktadır.
Yine çıkış hükümleri çerçevesinde ortaklardan birinin ortaklıktan ayrılmak istemesi halinde; pay devri, eczanenin peştemaliye değeri, hasta portföyü ve ticari itibarın paylaşımı, sözleşmelerin akıbeti gibi hususların nasıl çözümleneceğine ilişkin açık ve bağlayıcı kuralların bulunmaması, uygulamada ciddi uyuşmazlıklara yol açacaktır. Bu konunun alt düzenlemelere bırakılması, yargı mercilerinde yoğun dava yükü oluşturma riski taşımaktadır.
Eczacı–eczacı ortaklığında her ortağın hem “işveren” hem de “çalışan” niteliği taşıması, taraflar arasında rol karmaşasına neden olabilecektir. Ayrıca; mesleki yaklaşım farklılıkları, ticari beklentilerdeki ayrışma, etik hassasiyetlerdeki farklılıklar ortaklık ilişkisini zedeleyebilecek unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, “eczacılık mesleği” ile “ticari işletme mantığı” arasındaki gerilimi sürekli gündemde tutacaktır. Bu gerekçelerle eczacılık mesleğinde ortaklık yapısının sürdürülebilirliği noktasında şüphelerimiz vardır. Zira sürdürülemezlik durumunun hasta ve kamu sağlığına doğrudan etkileri olacağı izahtan varestedir.
Sonuç ve Önerilerimiz
Eczacı-eczacı ortaklığı modeli, hizmet kalitesini artırma ve mesleki tükenmişliği önleme potansiyeliyle kamu yararına hizmet etmektedir. Ancak, mesul müdürlük sorumluluğunun dağılımı, ortaklar arası uyuşmazlıkların yönetimi ve ağır idari yaptırımların paylaşımı hususlarında mevcut mevzuatın katı ve tekil yapısı ciddi bir engel teşkil etmektedir. Uygulama süreçlerinde hukuki güvenliğin sağlanması için, modelin operasyonel detaylarının ve risk yönetim mekanizmalarının alt düzenlemelerden ziyade, 6197 sayılı Kanun düzeyinde net ve emredici hükümlerle çerçevelenmesi zorunluluk arz etmektedir. Bu noktada Avukatlık Kanunu emsal olarak yol gösterici olabilecektir.
3-72 YAŞ SINIRINA İLİŞKİN HÜKÜMLER
İddia edilen düzenleme ile, 72 yaşını doldurmuş eczacıların eczanelerini ancak eczacılık yapma hakkını haiz bir mesul müdür ile birlikte işletebileceği öngörülmektedir. Bu düzenleme ile eczacının mesleki faaliyetinin tamamen sona erdirilmesi değil, fiili sorumluluğun paylaşılması ve denetimin güçlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Olumlu Yanlar:
İnsanın biyolojik yapısı gereği ileri yaşla birlikte ortaya çıkabilecek: dikkat ve refleks zafiyeti ile yoğun çalışma temposuna uyum güçlüğü risklerinin azaltılması kamu yararı niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle düzenleme hasta güvenliğini artırmaya yönelik önleyici bir tedbir niteliğindedir. Mesul müdür zorunluluğu genç eczacılar için yeni çalışma alanı yaratacağı da gözden kaçırılmamalıdır.
Çekinceler:
Yaşa dayalı otomatik bir sınırlama getirilmesi, bireysel yeterlilik değerlendirmesi yapılmaksızın Anayasa'nın 48. maddesinde güvence altına alınan çalışma özgürlüğüne ve 10. maddesindeki eşitlik ilkesine müdahale niteliği taşıyabilecektir. Bu sebeple sürecin çalışma hakkı, özgürlük ve eşitlik ilkesi açısından değerlendirilmesi önem arz etmetkedir.
Danıştay 10. Dairesi'nin kararlarında; emekli hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında kadro dışı geçici çalışma hakkını kısıtlayan ve 60 yaşını doldurmuş olma şartı getiren düzenleme iptal edilmiştir. Mahkeme, bu yaş temelli kısıtlamanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ve tecrübeli hekimlerin istihdam dışına itilmesinin kamu yararına uymadığını hüküm altına almıştır. Bu karar, bireysel yeterlilikten ziyade yaşa dayalı otomatik sınırlamaların hukuka aykırılığını teyit etmesi bakımından 72 yaş üstü eczacılar için emsal teşkil etmektedir.
Yine Danıştay 12. Dairesi'nin kararlarında, 66 yaşındaki bir uzman hekimin yetersizlik veya hizmet aksatma tespiti olmaksızın yaş haddinden emekliye sevk edilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. Mahkeme, hizmeti sunmada yetersizlik tespit edilmeden salt yaşa dayalı kısıtlamanın çalışma özgürlüğünü ihlal ettiğini vurgulamıştır. Bu durum, eczacılar için de yaşa dayalı otomatik bir mesul müdür zorunluluğunun, bireysel değerlendirme yapılmadığı takdirde çalışma hakkının ihlali sayılabileceğini göstermektedir.
Ölüçülük ilkesi açsıından da emsal nitelikte yargı kararları mevcuttur. Danıştay 15.Dairesi’nin kararlarında optisyenler için getirilen "65 yaş üzerinde olan mesul müdürler için optisyenlik yapabileceğine dair sağlık raporunun sunulması" zorunluluğu hukuka uygun bulunmuştur. İdare, doğrudan mesleki faaliyeti yasaklamak veya zorunlu personel atamak yerine, periyodik sağlık kontrolü gibi daha hafif ve ölçülü bir alternatif tercih etmiştir. 72 yaş üstü eczacılar için sağlık raporu veya mesleki yeterlilik testi gibi alternatifler dışlanarak doğrudan mesul müdür zorunluluğuna gidilmesi, ölçülülük ilkesine aykırı ve aşırı zorlayıcı bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Örnek olarak Optisyenlik Müesseseleri Hakkında Yönetmelik m.7/h uyarınca “65 yaş üzerinde ise optisyenlik yapabileceğine dair sağlık raporu” şartı aranmakta olup periyodik sağlık kontrolü önceliklendirilmesi yapılmıştır.
Mesul müdür istihdamının eczacı üzerinde yaratacağı ek maliyet ve operasyonel külfet, mülkiyet hakkına ve ticari işletme özgürlüğüne dolaylı bir müdahaledir. 6197 sayılı Kanun'un 5. maddesinin 8-10. fıkraları halihazırda ciro ve reçete sayısına göre "ikinci eczacı" ve "yardımcı eczacı" çalıştırma zorunluluğu getirmektedir.
Bilindiği üzere temel yargı kararlarından Anayasa Mahkemesi'nin 31.05.2017 tarihli, 2016/154 E. ve 2017/106 K. sayılı kararında; eczanelerde zorunlu personel istihdamı (ikinci eczacı ve yardımcı eczacı), kamu sağlığı, hizmet kalitesinin artırılması ve genç eczacı istihdamı gerekçeleriyle Anayasa'ya uygun bulunmuştur. Mahkeme, bu istihdamın getirdiği mali yükü ve sözleşme özgürlüğüne müdahaleyi, kamu yararı karşısında ölçülü kabul etmiştir. Danıştay 15. Dairesi'nin 2014/3486 E., 2018/2795 K. ve 2014/6858 E., 2016/246 K. sayılı kararlarında davacı eczacılar, zorunlu istihdamın "tedbir değil zorlama niteliği taşıdığını, ek maliyet yarattığını ve kârı azalttığını” iddia etmişlerdir. Mahkemeler bu iddiaları reddederek kamu sağlığını öncelemiş olsa da, 72 yaş üstü eczacılar için getirilecek mesul müdür zorunluluğunun, eczacının kendi işletmesi üzerindeki fiili kontrolünü kaybetmesine ve muvazaalı (sadece kağıt üzerinde) işlemlere yol açarak denetim karmaşası yaratma riskine dair endişeler, operasyonel külfetin ağırlığını ortaya koymaktadır.
Deneyimli eczacıların sistem dışına itildiği algısı, mesleki onur kaybı ve derin bir dışlanmışlık hissi yaratma riski taşımaktadır. Benzer yaş temelli kısıtlamaların sağlık profesyonelleri üzerindeki etkileri yargıya yansımıştır. Danıştay 10. Dairesi'nin kararlarında, 60 yaş üstü tecrübeli hekimlerin SGK kotaları dışında bırakılması dava konusu edilmiştir. Davacılar, bu durumun "hekimliğin en verimli ve tecrübeli çağında mesleğini yapmak isteyen hekimlerin çalışmasını imkânsız kıldığını, işsizliğe yol açtığını ve tecrübeli hekimleri atıl hale getirerek dışlanmışlık yarattığını” iddia etmişlerdir. Mahkeme, kadrolu/kadro dışı ayrımını nesnel bir fark olmaması ve idarece somut gerekçe sunulmaması nedeniyle hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. Bu karar, 72 yaş üstü eczacıların mesleki motivasyonlarının zedelenmesi ve sistem dışına itilme hissinin hukuki denetimde dikkate alınması gereken ciddi bir ihlal iddiası olduğunu göstermektedir.
Kanımızca, maddenin amaçladığı hedef ile maddenin lafzı çelişmektedir. Zira düzenlemenin temelinde, 72 yaş üzeri eczacıların tıbbi yeterliliğine ilişkin duyulan tereddüdün bulunduğu ve bu riskin mesul müdür görevlendirilmesi suretiyle giderilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, aynı eczacının eczane sahipliği sıfatına herhangi bir sınırlama getirilmemesi ve ticari faaliyetlerini sürdürebilmelerine imkân tanınması, düzenleme kapsamında sağlık hizmeti ile ticari faaliyet arasında yaşa bağlı bir ayrım yapıldığını göstermektedir. Bu durum, düzenlemenin kendi içinde çelişkili bir yapı arz ettiğini ortaya koymaktadır. Zira sağlık hizmeti sunamayacağı varsayılan bir kişinin ticari faaliyetini sürdürebileceğinin kabul edilmesi ne ölçüde mümkün ise; ticari faaliyeti sürdürebilen bir kişinin sağlık hizmeti sunamayacağının kabulü de aynı ölçüde objektif bir değerlendirmeye dayanmalıdır. Bu çerçevede, yaşa dayalı otomatik bir sınırlama getirilmesi yerine, eczacıların mesleki yeterliliğinin bireysel ve somut kriterler (örneğin sağlık raporu veya mesleki yeterlilik değerlendirmesi) üzerinden belirlenmesi, hukuki tutarlılık ve ölçülülük ilkeleri bakımından daha isabetli olacaktır.
Sonuç ve Önerilerimiz
72 yaşını doldurmuş eczacıların eczanelerini ancak bir mesul müdür aracılığıyla işletebilmesini öngören yasal düzenleme teklifi; kamu sağlığı, hasta güvenliği ve genç istihdamı gibi meşru amaçlar taşısa da, anayasal güvence altındaki çalışma hakkı, eşitlik ilkesi ve mülkiyet hakkı bağlamında ağır ihlal riskleri barındırmaktadır. Literatür ve mevcut yasal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirmede, yaşa dayalı mutlak bir kısıtlamanın ölçülülük ilkesine aykırı olduğu, eczacı üzerinde katlanılması zor bir mali külfet yarattığı ve mesleki dışlanmışlık hissine yol açacağı düşünülmektedir. Eczacılık mevzuatında mesul müdürün eczanede kesintisiz bulunma zorunluluğu ve cezai sorumluluğu göz önüne alındığında, bu zorunluluk 72 yaş üstü eczacıyı kendi işletmesinde pasif bir yatırımcı konumuna indirgeyerek fiili bir "meslekten men" veya "ticari yasak" sonucu doğurmaktadır. Bu durum, bireysel yeterlilik testleri veya periyodik sağlık raporları gibi daha hafif alternatifler varken doğrudan yaş sınırına başvurulması nedeniyle hukuka aykırılık teşkil edebilecektir. Bu tespit Anayasal ilkelerden elde edilen doğrudan bir çıkarımdan ibaret olup sosyolojik ve istihdam açısından değerlendirmenin avantajları dikkate alınmamıştır.
72 yaş sınırı kamu sağlığını koruma amacı taşımakla birlikte, yaşa dayalı otomatik sınırlama öngörmesi nedeniyle ölçülülük ve eşitlik ilkeleri bakımından tartışmalı olup, bireysel yeterlilik esasına dayalı alternatif bir modelin benimsenmesi hukuki güvenlik açısından daha uygun olacaktır.
4-3.500 NÜFUSA BİR OLACAK ŞEKİLDE DÜZENLENEN ECZANE AÇABİLME KRİTERİNİN 3.000 NÜFUSA BİR OLACAK ŞEKİLDE YAPILAN DÜZENLEMEYE İLİŞKİN HÜKÜMLER
Nüfus kriterinin 3.500'den 3.000'e düşürülmesine yönelik düzenleme; eczane sayısını artırarak ilaca erişimi kolaylaştırmayı ve yeni mezunlara istihdam yaratmayı hedeflemekle birlikte, sektörün ekonomik sürdürülebilirliği ve meslek etiği üzerinde yapısal etkilere gebe bir düzenleme taslağıdır.
Olumlu Yanlar:
Nüfus kriterinin esnetilmesi, kamu sağlığı ve sektörel dinamizm açısından çeşitli avantajlar barındırmaktadır. Eczane sayısındaki artış, Yönetmelik md. 16 uyarınca "Yardımcı Eczacı" ve "İkinci Eczacı" istihdam alanlarını genişletecektir. Danıştay 10. Dairesi'nin 14.12.2023 tarihli, E:2019/7249, K:2023/8268 sayılı kararında yardımcı eczacı zorunluluğunun yeni mezunlara deneyim kazandırma ve istihdam yaratma amacı hukuka uygun bulunmuştur. Yeni kontenjanlar, kura sistemiyle genç profesyonellere mesleğe giriş bariyerlerini esnetecektir. Yine gelişmekte olan bölgelerde ve yeni yerleşim alanlarında eczane ağının genişlemesi, vatandaşın sağlık hizmetlerine erişimini hızlandıracaktır. Danıştay 15. Dairesi'nin 26.01.2016 tarihli, E:2014/6858, K:2016/246 sayılı kararında belirtildiği üzere, eczacı başına düşen hasta sayısının azaltılması, hastaların eczacılık hizmetlerinden ve danışmanlık süreçlerinden daha etkili yararlanmasını sağlayacaktır.
Çekinceler:
Yukarıda belirtildiği üzere, eczane sayısının artırılmasına yönelik düzenlemelerin ilk bakışta kamu yararına hizmet ettiği izlenimi doğurduğu değerlendirilebilecektir.
Anayasa’ya uygunluk açısından yapılacak değerlendirme önemlidir. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi'nin 31.05.2017 tarihli, E:2016/154, K:2017/106 sayılı kararında mevcut 3.500 nüfus kriteri ve eczane açma rejimi, "milli gelir israfını önlemek, eczanelerin eşitsiz dağılımını gidermek ve eczacı başına hasta sayısını azaltarak hizmet kalitesini artırmak" amaçlarıyla Anayasa'ya uygun ve ölçülü bulunmuştur. Danıştay 15. Dairesi'nin 27.12.2017 tarihli, E:2014/3849, K:2017/7815 sayılı kararında da 3.500 kriterinin kamu yararı ve halk sağlığını koruduğu, yeterinden fazla eczane açılmasının yaratacağı israfı önlediği teyit edilmiştir. Bu içtihatlar ışığında, kriterin 3.000'e düşürülmesi halinde idarenin, bu yeni sınırın da "kamu yararı ve ölçülülük" dengesini sağladığını bilimsel ve demografik verilerle gerekçelendirmesi gerekecektir. Aksi halde yargı kararlarında da ifade edildiği üzere bir “isarflık” durum ortaya çıkabilecektir.
Hukuki güvenlik açısından 6197 sayılı Kanun'un Geçici 3. maddesi kapsamındaki haklar kritik bir hukuki başlıktır. Kriterin düşürülmesi sürecinde, bu hakkını henüz kullanmamış eczacıların durumunun netleştirilmesi ve hukuki güvenlik ilkesi gereği kademeli bir geçiş öngörülmesi şarttır.
Tüm bunlarla birlikte sayısal artışın getireceği avantajların yanı sıra, sektörün mevcut dengelerini sarsabilecek ciddi riskler bulunmaktadır. Eczane başına düşen nüfusun azalmasının, işletme cirolarına doğrudan menfi etkileri olacaktır. Danıştay 15. Dairesi'nin 29.11.2017 tarihli, E:2014/7039, K:2017/7024 sayılı kararında tartışılan ciro bazlı ikinci eczacı çalıştırma zorunluluğu gibi maliyetler göz önüne alındığında, küçülen ekonomik pasta, eczanelerin finansal sürdürülebilirliğini zayıflatacaktır. Mali baskı, personel azaltımına veya ilaç dışı ürünlere yönelmeye sebep olarak asli kamu hizmetini aksatabilecektir. Finansal olarak güçsüzleşen eczanelerin artması; hasta yönlendirme, etik dışı rekabet ve muvazaalı (danışıklı) ortaklıkların önünü açabilir. Danıştay 10. Dairesi'nin 09.05.2023 tarihli, E:2019/9417, K:2023/2476 sayılı kararında incelenen kota ve limit uygulamalarının eczane cirolarını dengelediği görülmektedir. Nüfus kriterinin düşmesiyle artan rekabet, kapanma veya devir süreçlerini hızlandırarak vatandaşın hizmet sürekliliğini bölgesel bazda tehlikeye atabilir.
Bir yandan SGK protokolü kapsamında yüksek maliyetli ilaçların sıralı ve kotalı sisteme tabi tutulması suretiyle eczane ekonomilerinin dengelenmesi amaçlanırken, diğer yandan eczane sayısının artırılmasına yönelik düzenlemeler yapılması, politika bütünlüğü bakımından çelişkili bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Sonuç ve Önerilerimiz:
Danıştay 10. Dairesi'nin 23.09.2024 tarihli, E:2024/967, K:2024/3258 sayılı kararı ile Anayasa Mahkemesi'nin 07.09.2016 tarihli, E:2016/155, K:2016/147 sayılı kararında vurgulanan sosyo-ekonomik gelişmişlik katsayıları ve hizmet puanı sistemleri, işbu düzenleme kriterine göre yeniden kalibre edilmelidir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 23.10.2025 tarihli, E:2025/953, K:2025/2038 sayılı kararında sağlık planlamasında dinamik demografik verilerin esas alınmasının hukuka uygun bulunduğu dikkate alınarak, yığılmaları önleyecek bölgesel katsayılar uygulanmalıdır.
Eczacılıkta nüfus kriterinin 3.500'den 3.000'e düşürülmesi; istihdamı artırma ve ilaca erişimi kolaylaştırma yönüyle güçlü bir kamu yararı barındırmakla birlikte, eczanelerin ekonomik sürdürülebilirliğini zayıflatma ve etik dışı rekabeti tetikleme risklerini taşımaktadır. Yargı içtihatları, idarenin sağlık hizmetlerini planlama yetkisini onaylarken, bu yetkinin "ölçülülük" ve "hukuki güvenlik" sınırları içinde kalmasını emretmektedir. Bu nedenle, değişikliğin salt bir sayısal düşüş olarak değil; sosyo-ekonomik verilerle desteklenmiş, kazanılmış hakları koruyan ve eczane ekonomisini destekleyici yan tedbirlerle (kademeli geçiş vb.) harmanlanmış bütüncül bir mevzuat revizyonu olarak tasarlanması hukuki ihtilafları en aza indirecektir. Söz gelimi toptan bir eczane sayısı artırma düzenlemesi yerine ihtiyaç bazlı, bölgesel tespitlerin yapılması daha uygun olacaktır.
5-ECZANELERİN İKİ YIL KAPALI TUTULABİLMESİNE(ASKI) İLİŞKİN HÜKÜMLER
6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un 35. maddesi, birden fazla eczane bulunan yerlerde eczacının talebiyle eczanenin 2 yılı geçmemek üzere kapalı tutulabileceğini hükme bağlamaktadır. Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Yönetmelik’in 49. maddesi ise bu kapalılık usulünü düzenlemektedir. 14/03/2023 tarihli Yönetmelik değişikliği ile "meslek hayatı boyunca" toplam kapalılık süresinin 2 yıl ile sınırlandırılması öngörülmüşse de, Danıştay 10. Dairesi bu ibarenin yürütmesini durdurmuştur. Mevcut hukuki durumda, 2 yıllık sürenin her bir mazeret bazında mı yoksa toplam meslek ömrü boyunca mı uygulanacağı yargı denetimi altındadır.
Genel değerlendirme:
Yargı içtihatları, kapalılık süresi sonunda eczanesini faaliyete geçirmeyen eczacıların ruhsatlarının iptal edilebileceğini teyit etmektedir. Bu konuda bir ihtilaf yoktur. Danıştay 10. Dairesi’nin kararlarında, iki yıl süreyle kapalı tutulan bir eczanenin, kapalılık süresi bitiminde yeniden faaliyete geçmeden sürenin uzatılamayacağı vurgulanmış ve ikinci kapatma talebi reddedilen eczacının ruhsatının iptali hukuka uygun bulunmuştur. Benzer şekilde, Danıştay 10. Dairesi’nin kararlarında, kapalılık süresi bitiminde eczaneyi faaliyete geçirmeyen veya mesul müdür atamayan eczacıların ruhsatının iptal edilmesinin idarenin yetkisinde olduğu belirtilmiştir. Bu durum, eczane ruhsatlarının pasif bir ekonomik değer olarak tutulmasını engelleme amacı taşıyan idari müeyyidelerin yargı tarafından kabul gördüğünü göstermektedir.
Eczane ruhsatı, yargı kararlarında mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin Ahmet Bal (B. No: 2015/19400) kararında, eczane ruhsatına müdahalenin kamu sağlığı amacıyla meşru olabileceği ancak ölçülü olması gerektiği belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin Seval Başaran (B. No: 2019/14483) kararında vurgulanan "mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir külfet yüklenmemesi" ilkesi, kapalı tutma sürelerinin sınırlandırılmasında idarenin orantılılık ilkesine uyması gerektiğini işaret etmektedir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Nafiz Güniz (B. No: 2018/737) kararında belirtilen "iyi yönetişim ilkesi", mücbir sebep ve kapalılık süreleri konusundaki belirsizliklerin eczacı aleyhine aşırı külfet yaratmaması gerektiğini desteklemektedir.
Sonuç ve Önerilerimiz:
Eczanelerin kapalı tutulma süresine getirilen sınırlamalar, kamu yararı ve hizmetin sürekliliği açısından meşru bir amaca hizmet etmekle birlikte; mülkiyet hakkı ve kazanılmış hakların korunması dengesinde hassas bir noktada durmaktadır. Yargı, kapalılık süresi bitiminde faaliyete geçmeyen eczanelerin ruhsat iptalini kabul etmekle birlikte, eczacıların geçmişten gelen nüfus kriteri muafiyetlerini koruma eğilimindedir. Mücbir sebep ve mazeret değerlendirmelerinde idarenin "iyi yönetişim" ilkeleri çerçevesinde somut gerekçelerle hareket etmesi ve mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ölçülülük sınırlarını aşmaması gerektiği izahtan varestedir. Uygulamada TİTCK’nın idarenin takdir yetkisini ön gören birçok kuralı kılavuz ile açıkladığı bilinmektedir. (Örn: sağlık beyanları) Bu sebeple eczane askı sürelerinin uzatılmasını ön gören mücbir sebep hallerinin de en azından kılavuz ile örneklendirilmesi bölgesel yorum farklılıklarına engel olacaktır. Bu durum ise doğrudan yargının yükünü azaltacaktır.
6-İLAÇLARIN SAĞLIK BAKANLIĞINCA DÜZENLENECEK USUL VE ESASLAR ÇERÇEVESİNDE İNTERNET ÜZERİNDEN SERBEST ECZANELER TARAFINDAN SATILABİLECEĞİNE İLİŞKİN HÜKÜMLER
6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un 24. maddesi uyarınca, ilaçların internet veya herhangi bir elektronik ortamda satışı kesin olarak yasaklanmıştır. Bu yasağa paralel olarak, Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Yönetmelik’in 43. maddesi de ilaçların ve münhasıran eczanede satılması gereken ürünlerin elektronik ortamda satışını engellemektedir. Danıştay 15. Dairesi'nin kararlarında, bu yasağın kamu sağlığını koruma, sahte/kaçak ilaç dolaşımını önleme ve ilaç izlenebilirliğini sağlama amacı taşıdığı, İlaç Takip Sistemi (İTS) ile entegrasyonun hasta güvenliği için elzem olduğu vurgulanmıştır. Mevcut düzenlemeler ışığında, internet üzerinden kontrolsüz satış yapılması Türk Ceza Kanunu’nun 187. maddesi kapsamında "kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç satma" suçunu gündeme getirebilecek ciddi bir cezai risk taşımaktadır.
Olumlu Yanlar:
Planlanan düzenleme, özellikle kırsal bölgelerde yaşayanlar, hareket kısıtlılığı bulunan bireyler ve kronik hastalar için ilaca erişimi kolaylaştırmayı hedeflemektedir. Yargı kararları, ilaç dağıtım sistemlerindeki modernizasyonun ve münhasır yapıların belirli şartlar altında ekonomik iyileşme sağladığını kabul etmektedir. Danıştay 10. Dairesi'nin karalarında, e-reçete sisteminin suiistimalleri önleme ve uygulama birliği sağlama amacının kamu yararına uygun olduğunu teyit etmiştir. Dijitalleşme; kayıt dışılığın azaltılması ve 7/24 erişim imkânı ile sağlık hizmetlerinde sistemsel bir modernizasyon potansiyeli taşımaktadır. Bu itibarla, eczacının sağlık hizmeti sunumundaki birincil aktör konumu korunmak kaydıyla, çevrimiçi reçete hizmetlerinin geliştirilmesinin kamu yararına hizmet edebileceği değerlendirilmektedir.
Çekinceler:
Düzenlemenin hayata geçirilmesi sürecinde kamu sağlığı ve hukuki güvenlik açısından kritik riskler bulunduracağı da aşikardır.
Mevzuat metninde belirtildiği üzere, "bir önceki ayın satışının %50'si" şeklindeki sınırlama, satışların her ay geometrik olarak azalmasına neden olacak teknik bir hata barındırmaktadır. Ayrıca, düzenlemenin sadece reçetesiz ilaçlara izin vermesine rağmen gerekçede "evde bakım hastalarına" (reçeteli ilaç ihtiyacı olanlar) vurgu yapılması ciddi bir norm-gerekçe çelişkisidir.
6197 sayılı Kanun uyarınca eczacılık bir sağlık hizmetidir. Anayasa Mahkemesi'nin 31.05.2017 tarihli 2016/154 E., 2017/106 K. sayılı kararında, eczacılık hizmet kalitesinin hastaların bilgilendirilmesi ve sorunların bildirilmesiyle doğrudan ilişkili olduğu vurgulanmıştır. İnternet satışı, eczacı ile hasta arasındaki doğrudan teması keserek bu danışmanlık görevini riske atmaktadır.
Yine hassas ilaçların (soğuk zincir vb.) muhafaza ve nakil süreçlerindeki en küçük hatanın hasta güvenliğini tehlikeye atacağı izahtan varestedir. Kargo süreçlerinde bu standartların korunması hukuki bir belirsizlik teşkil etmektedir.
Kişisel sağlık verileri açısından eczanelerde fiziksel ortamda dahi veri güvenliği için katı tedbirlerin zorunlu olduğunu bilinmektedir. Dijital platformlarda kişisel sağlık verilerinin kargo şirketleri veya platform sağlayıcıları ile paylaşılması, 6698 sayılı KVKK kapsamında ciddi ihlal riskleri barındırmaktadır.
Danıştay 10. Dairesi'nin kararlarında, idarenin ilaç denetimindeki takdir yetkisinin bilimsel somut tespitlere dayanması gerektiğini vurgulamaktadır. İnternet üzerinden satışın denetim yükü Sağlık Bakanlığı üzerindedir; ancak dijital platformların kontrol zorluğu, yanlış ilaç kullanımı veya veri ihlali durumunda sorumluluğun eczacı, platform ve lojistik firması arasında nasıl paylaştırılacağı hususunda hukuki boşluklar mevcuttur.
Madde metninde reçetesiz ilaçların internet üzerinden satışına izin verildiği belirtilmekte ise de, “internet üzerinden” ibaresinin kapsamı açık ve net şekilde tanımlanmamıştır. Bu bağlamda; sosyal medya platformlarının ve online satış Pazar yerlerinin kapsama dahil olup olmadığı, satışların yalnızca Bakanlıkça kurulacak veya yetkilendirilecek sistemler aracılığıyla mı yapılacağı, yoksa eczacıların müstakil internet siteleri üzerinden de satış gerçekleştirebileceği hususları bakımından hukuki belirsizlik bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, “reçetesiz ilaçlar” ile “ilaç dışı ürünlerin” internet üzerinden satışının serbest bırakıldığı bir sistemde, bu iki ürün grubunun aynı hukuki rejime mi tabi olacağı, yoksa farklı kurallara göre mi değerlendirileceği hususu da açık değildir.
Ayrıca, sisteme entegrasyon sürecinde eczacılar bakımından doğabilecek mali yükümlülüklerin kapsamı, bu sisteme katılımın zorunlu olup olmayacağı ve eczane ekonomisine yönelik doğrudan müdahalelerin “hasta yararı” ilkesi karşısında nasıl değerlendirileceği hususlarında açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durum, eczane ekonomisine yönelik müdahalelerin sınırlarının belirlenmesi bakımından önem arz etmektedir. Nitekim benzer bir yaklaşım, eczanelere yönelik tabela düzenlemelerinde de görülmektedir. Tabela standartlarının getirilmesinde temel amaç görünüşte bir düzen ve yeknesaklık sağlamak olmakla birlikte, bu düzenleme ile eczacıların ekonomik güçlerine bağlı olarak farklılaşan reklam ve görsel rekabet unsurlarının sınırlandırılması hedeflenmiştir. Bu örnek, eczacılık faaliyetinin yalnızca sağlık hizmeti boyutuyla değil, aynı zamanda ekonomik rekabet dengeleri gözetilerek düzenlendiğini göstermektedir. Dolayısıyla, internet üzerinden satış ve dijital entegrasyon süreçlerine ilişkin düzenlemelerde de eczane ekonomisine yapılacak müdahalelerin kapsamı ve sınırları açık şekilde belirlenmeli; bu müdahalelerin “hasta yararı” ile olan dengesi somut ve ölçülebilir kriterlere dayandırılmalıdır.
Uygulamaya ilişkin temel endişelerden bir diğeri de, önceki yıllarda çok uluslu firmalar tarafından “çevrimiçi reçete hizmeti” kapsamında Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde yapılan marka ve patent başvurularıdır. Bilindiği üzere, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede yaygınlaşan “tele-pharmacy” (uzaktan eczacılık) uygulamaları mevcut olup, bu model ülkemizde henüz açık bir yasal düzenlemeye ve uygulama zeminine sahip değildir. Bununla birlikte, söz konusu düzenlemenin mevcut haliyle yorumlanması halinde, tele-pharmacy uygulamalarına dolaylı şekilde zemin hazırlayabileceği ve zaman içerisinde klasik eczacılık hizmet sunum modelini dönüştürebileceği yönündeki endişelerin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu çerçevede, dijitalleşme ve hizmete erişim hedefleri gözetilmekle birlikte, eczacının doğrudan hasta ile temasına dayanan klasik hizmet modelinin korunmasına yönelik açık ve sınırlayıcı hükümlerin düzenlemede yer alması önem arz etmektedir.
Sonuç ve Önerilerimiz:
Düzenleme, ilaca erişim hızı ve modernizasyon açısından önemli yararlar vaat etse de; mevcut haliyle; etik ihlaller, eczacı danışmanlığının ortadan kalkması, veri güvenliği ihlalleri ve rekabet dengesinin bozulması gibi telafisi güç riskler taşımaktadır. Yargı kararları, sağlık hizmetlerinde maliyet-etkililikten ziyade "hasta güvenliği" ve "kamu sağlığı" ilkelerinin öncelikli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, düzenlemenin yalnızca ilaç dışı ürünlerle sınırlandırılması tavsiye edilmektedir. Zira “ilaç” ile “internet” kavramlarının bir araya gelmesi, eczacılık camiası nezdinde önemli bir tereddüt yaratmakta olup ilaç güvenliğinin sağlanması bakımından da ciddi riskler barındırmaktadır. “İlaç” ile “internet” kavramlarının birlikte değerlendirilmesi, ileriye dönük olarak düzenleme ve uygulama bakımından öngörülemezlik riskini beraberinde getirebilecek niteliktedir.
Saygılarımla.
İbrahim ANKARA
Eczacı-Hukukçu
7.4.2026